Comments Off

Regâib Gecesi Yapılacak İbadetler

Filed under Diğerleri by varanhakan on 17-06-2010

Tags : , , , ,

Üç ayların ilki olan Recep ayının ilk cuma gecesi, yâni perşembeyi cumaya bağlayan gece, Regâib Gecesi’dir.

Bu gecede akşam ile yatsı arasında 12 rek’at hâcet namazı kılınır.

2 rek’atte bir selâm verilir.

Hâcet namazına şöyle niyet edilir:

“Yâ Rabbi, beni, Peygamber Efendimiz hürmetine feyzi ilâhîne, afv-ı ilâhîne, rızâ-i ilâhîne nâil eyle. Âbid kulların arasına kaydeyle. Dünya ve âhiret sıkıntılarından halas eyle.”

Her rek’atte, 1 Fâtiha, 3 İnnâ enzelnâhü, 12 İhlâs-ı şerîf okunur.

12 rek’at bittikten sonra 7 veya 70 defa Salâtı ümmiye okunur.

Salât-ı Ümmiye şudur:

ٱَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ ٱلنَّبِىِّ ٱْلاُمِّىِّ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedini’n Nebiyy’il-ümmiyyi ve alâ alihî ve sahbihî ve sellim.”

Secdeye varıp, secdede 70 defa şu tesbih okunur:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ ٱلْمَلآَئِكَةِ وَٱلرُّوحِ

“Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l – melâaiketi verrûh”.

Secdeden kalkıp, oturarak şu dua okunur:

رَبِّ ٱغْفِرْ وَٱرْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ ٱْلاَعَزُّ ٱْلاَكْرَمُ

“Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ tâ’lem. İnneke ente’l-eazzü’l-ekrem.”

Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa,

“Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l- melâaiketi verrûh”okunur.

Maneviyat Mevsimi Üç Aylar

Filed under Diğerleri by varanhakan on 17-06-2010

Tags : , , , , , , ,

Zaman, bize verilen en büyük nimetlerden biri. Gece ve gündüz Allah’ın tecellilerini bize hatırlatan iki münadi. Gece ile gündüzün nimetlerinden faydalanmanın zirve imkânlarının sunulduğu bazı mevsimler vardır. Bunların başında üç aylar gelmektedir.

Üç aylarda bulunan kandil geceleri, gecenin Rabbani tecellilere ayna oluş sırrının en güzel bir yansımasıdır. “Geceyi ihya etme”nin “gündüz tutulan oruç”la birleştiği bu mübarek gün ve geceler, zamanı değerlendirmek, ömrü boşa geçirmemek için de bir terazidir.

Üç aylar, İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan recep, şaban ve ramazan aylarıdır. Recep ayında, regaip ve mi’râç, şaban ayında berat; ramazan ayında ise kadir gibi dört ayrı mübarek gece bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bu aylarda daha çok ibadet eder ve: “Allahım! Recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259) diye dua ederdi.

Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim.” (Tecrid, VI, 295)

Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaip Kandili, Allah Teâlâ’nın kullarına bol bol bağışta bulunduğu, az ibadetlerine karşılık çok ecir verdiği bir rağbet gecesidir.

“Regaip” kelime olarak rağbet olunan şey ve büyük ikram anlamına gelmektedir.

Rağbet nedir?

İstek, arzu ve beğenme.

İnsan rağbet ettiği değerlere göre rağbet görür.

İçtiği kaynağın berraklığına göre berrak sözler söyler.

Mevlânâ “Nereye gidiyorsun sen; işte O’sun sen” der.

Vahye râm olan vahiyden bahis açar.

Kur’an’a giden ayetten, hac-giden Kâbe’den Medine’den dem vurur.

Kötülüğe rağbet eden de kötüye vurgu yapar.

Kısaca rağbet ettiğini heceler insanoğlu.

Rağbet, insanlık tarihinin özetidir aslında. Hakkı duyanlarve duymayanlar. Duydukları halde kulak verenler ve vermeyenler.

Rağbetini ucuz bahanelere yöneltenler; rağbetini baki bir ebediyet yolunda sabrın ve iradenin iklimine sevk edenler.

Peygamberler tarihi rağbet edenler ile rağbet görenlerin hikâyesidir.

Nuh’un çağrısına evet diyenlerin rağbeti ile hayır diyenlerin rağbeti.

Hz. Musa’nın sabırlı davetine rağbet edip denizi onunla geçen, geçtik ten sonraki davetine ise rağbet etmeyenlerin öyküsü.

Efendimizin (s.a.s.) ganimet dağılım zamanına rağbet edip,Tebük’te mücadele çağrısına hayır diyen münafıkların rağbeti.

Rabbinin burhanı sayesinde harama rağbet etmeyen Yusuf’un (a.s.) rağbeti de bir rağbet.

“Bir elime ayı bir elime güne-şi verseniz yine davamdan vazgeçmem” diyen Hz. Peygamberin dünyalık tekliflere rağbet et-memesi de bir rağbet.

Rağbeti tartacak terazilerden biri de şu ayetlerdir:

“Ey iman edenler! Allah veResulü size hayat verecek hakikatlere sizi davet ettiğinde ona icabet edin.” (Enfal, 24)

“Eğer onlar Allah ve Resûlü-nün kendilerine verdiğine razı olup, “Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek,Resûlü de. Biz yalnız Allah’a rağbet edenleriz” deselerdi (daha iyi olurdu).” (Tevbe, 59) “Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine rağbet edipO’na yönel. (İnşirah, 7-8)

Rağbeti tartan başka bir te-razi de “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” hadis-i şerifidir.

Üç aylar ne ifade eder bizim için?

Üç aylar ile olan arkadaşlığımızda hayatımızda neye rağbet ettiğimizi sorgulamalıyız.

Ülkemizde tarihten bugüne üç aylar sevgisi hep canlı kalmıştır. İbn Batuta Anadolu’nun muhtelif merkezlerini ziyareti sırasında dinî hayatın çeşitli görünümlerini anlatırken cuma günleri, kandil geceleri, üç aylar ve bilhassa ramazan ayı vb. gün ve gecelerin nasıl büyük bir istek ve heyecanla değerlendirildiğini ortaya koyuyor. (İbn Batuta’yı şaşır-tan Misafirperverlik, Diyanet Aylık s. 122)

Tarihte olduğu gibi bugünde toplumlumuz yediden yetmişe üç aylar geldiğinde hayatı-na olumlu anlamda yeni bir istikamet vermektedir.

Üç aylar kalplerimizin manevî doyum ve duyum mevsimidir. Takva, ihlâs, muhasebe, yakîn, marufa sabır, masiyete direnme vb. değerler üç aylarda benliğimize yeniden dolar, âdeta tazeleniriz.

Üç aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı anlardır.

Gidişimiz, dönüşümüzün haritasıdır. Bakmasını bilen, yürüyüşümüzün kafiyesinden varış hızımızı tayin edebilir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir.Misk sahibi yasana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın.Körüğe gelince; ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” (Buhari, Büyü, 38)

Ne güzeldir üç aylardan misk devşirmek takva libasımıza..

Üç sırdaş ile on iki aylık uzun seyahatimizi kısa eylemek. Yorucu yokuşları düz eylemek.

Üç sadık yâran ile yâre olan hasretimizi daha bir dillendirmek.

Zikrimizi onların zikriyle, fikrimizi onların fikriyle tazelemek.

Kaybolan umudumuzu gürül gürül kulağımıza okudukları reca âyetleriyle yeniden gün ışığına çıkarmak.

Üç aylar Hakkın rahmetine bir sergidir. Mevlânâ ne güzel der.

“O’ndan iste, başkasından bir şey umma. Suyu deryada ara,ırmakta değil. Başkasından da istesen ihsan eden Hakk’tır. Onun elini cömertliğe meylettiren de O’dur. (Mesnevi, IV/1203)

Sadece ritüel kalıplarda üç ayları geçirmek değil, üç aylar sonrasında bize kifâyet edecek ilim irfanı da amele yoldaş kılarak biriktirebilmek.

Neden oruç tutuyoruz, niçin regâib? Neden berat, neden miraç?

Okumadan, dinlemeden,araştırmadan ucuz bir idrake müşteri olmamalıyız.

Regaip dendiği anda hemen recep ayı ile yüz yüze geliyoruz.Recep dendi mi, şaban, o akla gelince de ramazanı hatırlıyoruz.

Recep ayı nedir? Ona Efendimiz nasıl bir anlam yüklemiştir?

Bu ay içinde bizi bekleyen sürpriz saadet anları nelerdir? Hangi hikmet bizi sahura kaldırıp nafile bir oruç için akşama kadar haramlardan bizi uzak tutuyor? Neden binlerce insan teravih namazına koşuyor? Kandil gecesini sair akşamlardan ayıran vasıf nedir?

Receb’e rağbetimiz değil midir bizi Regaip Kandili’nin iman nurundan ışık devşirmeye yönelten sebep?

Recep ayını da sair ayları da yaratan Rabbimize olan rağbetimiz ve yönelişimiz değil mi bizi regaibin hediyelerini feyizlerini almaya sevk eden?

“Bu şeb fahru’l-leyâlî leyle-ipâk-i Regâibdir

Bu şeb takdîse şâyân bir şeb-i âl-i merâtibtir.”

diyen şair, acaba varacağı hangi mertebeye basamak olarak Regaip Gecesi’ni seçmiştir.

Nedir bir müminin mertebeleri geçip de karar kılacağı ideal durak?

Dünyada şöhret, makam,mevki mi, yoksa dünyada yansıması iman olan Allah’ın rızasınakavuşmak samimiyeti mi?

“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti.Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tevbe, 72) ayetinde vaat edilen büyük hedefe koşan kişi,regaibi de, beratı da miracı da Kadir Gecesi’ni de bu yüksek ideal uğrunda değerlendirecektir. Sair zamanlarda istediğinden daha fazla bu gecelerde rızayı düşleyecek, rızaya eğilecek, başkalarının istifadesi için daha bir fedakâr olacaktır.

Zira bu gecelerin rahmetine,feyzine imanı tatmış olanlardan daha çok, iman gibi bir lezzeti duyamayan, evinde işyerinde sokağında mahallesinde Ku’ran’ın,namazın, orucun hazzını misafir edemeyenler muhtaçtır.

Üç aylara rağbetimiz bu aylardan habersiz olanlara onları ulaştırma şevkimizden de kaynaklanmaktadır.

İyiliği emretmek kötülüğü hayatımızdan uzaklaştırmak, nezih imkânlardan herkesin istifadesini düşünmek demektir de aynı zamanda.

İman paylaşılması en lüzumlu imkân olduğuna göre sahip olduğumuz güzelliklerin başkalarına bir örneklik olarak sunulması, en sade temsillerle takdimi bize düşmektedir. Regaibi sevmek ama sadece kendi kemâl âtımız için değil, beratı benimsemek;ama sadece şahsî affımız için değil, miracı sevmek ama sadece kendi kulluğumuzla yüceliklere ermek için değil, Kadir Gecesi’ni sevmek ama sadece kendi ibadetimizle Kur’anın feyzine varmak için değil.

Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Üç aylarda değişik usul ve üslûplarla bir şekilde bu ayların ruhaniyetini insanlığa ilâhî bir ziyafet olarak armağan edebilmeliyiz.

Mübarek gün ve geceler üç ayların künhüne vakıf olmak için ecdadımızın bu vadide ortaya koyduğu aşk terennümlerinden oluşan büyük mirasın izini sürmek gerekiyor.

Üç ayları görmek, kelebeklerin ateşe daldığı gibi nisyana, gaflete dalış dakikalarımızda, ensemizde, önümüzde bizi ateşe koşmaktan kurtarmaya çalışan Efendimizin şefkatli elini görmek demektir.

Üç aylar, gençler için başarıya giden yolu ibadet refleksleriyle tezyin etmede keskin bir viraj…

Büyük zaferlere vurgu yaparken küçük tedrici mihnetlerin kılavuzluğundan da nasiplendirmeliyiz çocuklarımızı.

Üç aylarda mütevazı başlangıçlarla yevmiyelik kazanılan başarı şuurunun ramazanda bir ay boyunca tekrarlanması, yıl boyu elde edilecek zafer özgüveni için fevkalâde güçlü bir referans olacaktır.

Modernleştikçe yalnızlaşan,imkânları arttıkça ruhi hijyenini kaybeden günümüz nesilleri için üç aylara serpiştirilen bu eğitim önemlidir.

Hz. Ali (r.a.) mescidleri kan-dillerle aydınlatan Hz. Ömer için”Mescitlerimizi aydınlattığı gibi Allah da onun kabrini aydınlatsın” diye dua etmiştir. (İbn AsâkirXLIV, 80)

Üç aylarda maddî aydınlığı tamamlar mahiyette camilerimizi, mescitlerimizi, halkı aydınlatma onlara rehberlik etme imkânı olarak iyi değerlendirelim.

Tatil mevsimine denk gelen üç aylar içinde geleceğin büyükleri olan çocuklarımız camilerde Kur’an ile tanışsınlar. Kendi öz benliklerini, Kur’an’ı hecelerken,Efendimizi anarken keşfetsinler. Salât ü selâmlar ile kandillerde kâinata “Işık saçan bir kandil”(Ahzâb, 45-46) olan peygamberlerine saygılarını ifade etsinler.

Ve dua.. Ellerimiz üç aylarda duaya kalksın.. Tevekkülümüzü duaya devam, duada istikrar ile sınayalım… Duanın gücünü keşfedelim. Bütün âlemlerin ihtiyacını gören, herkese nimetini sebil eden Rabbimizin bizim niyazlarımızı samimi dileklerimizi de duyacağı şuurunu yenileyelim.

Elest bezminde bizimle konuşan, bize değer veren Rabbimizle dualarımızda hasbi hal edelim.Zira O, bizim sesimizi duymak istiyor.

Perişan hallerimizden ötürü özür dileyelim. Islah dolu zamanlara ulaşmak için güç ve kuvvet isteyelim. Birlik ve dirliğimizin daimi olması için açalım ellerimizi Rabbimize.

RECEP AYININ FAZİLETİ

Filed under Diğerleri by varanhakan on 16-06-2010

Tags : , , , ,

Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]

Recep Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır, ramazan ise ümmetimin ayıdır”. Recep ayının niçin Allah’ın ayı olduğu sorulduğunda: – Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder” buyurmuşlardır.. [Gunye]

Okunuşu: “Allahumme barik lena fi recebe ve şa’ban ve belliğna ramazan”

Açıklaması:

“Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır”. Amin!..

Üç ayların ilki olan recep ayı girdiğinde bu duayı sıkça yapalım, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu duayı yaparlardı ve ümmetinin de yapmasını istemiştir.

• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]

Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.” (3)

• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]

• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)

• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)

• “Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)

• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]

• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed]

Recep Ayı Namazı

Recep ayı içinde otuz rekat namaz kılınır. Bu otuz rekatın on rekatı Recep ayının ilk on günü içinde kılınır. İkinci on rekatı da ikinci on günü içinde kılınır. Üçüncü on rekatı da üçüncü on günü içinde kılınır. Her rekatta fatiha okunduktan sonra üç kere ihlas suresi okunur, ihlası okuduktan sonra da üç kere de Kâfirun suresi okunur. Bütün rekatlar bu şekilde okunarak tamamlanır. Bu namazın kılınma zamanı nafile namazların kılınacağı vakitlerdir. Belli bir vakti yoktur. (12)

Büyük tasavvuf ehli Zünnün Mısrî der ki:

“Receb ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.” (4)

Hz.Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrul Aziz….

Üç Aylar Ve Faziletleri…

Allah gecesi nur gündüzü nur olan bu nadide günleri ve arasına serpiştirdiği kandilleri bi hakkın ihya eden bahtiyar kullardan eylesin cümlemizi…

Dua ve niyazlarımızda ümmeti muhammedi de unutmayalım…Müminin birbirine dua etmesi Rahmeti Rahmanın celbine muvafıktır…

Üç Aylar ve mübarek kandillerimiz hayırlara vesile olsun.

ALLAH DOSTLARI'NIN GÜZEL AHLAKI

Filed under Diğerleri by varanhakan on 23-05-2010

Tags : , , , ,

 

MÜBAREK  KUTBÜZZAMAN SULTANÜLARİFİN EŞ-ŞEYH EŞ-ŞERİF ES-SEYYİD MUHAMMED SIDDIK HAŞİMİ HAZRETLERİ’NİN LİSANINDAN , ALLAH’IN DOSTLARINDA BULUNMASI GEREKEN İYİ HUYLAR ŞUNLARDIR: 

1.  EDEB

2. CÖMERTLİK

3.  HİLM  (Yumuşak huyluluk )

4.  TEVAZU

5.  SABIR

6.  MERHAMET

7.  METANET ( Metin olma;dayanıklılık,sağlamlık.)

8. FETANET (Yüksek zeka;zihin açıklığı, çabuk anlama ve kavrama)

9.  ADALET

10.  FERASET (Anlayışlılık,çabuk seziş,anlayış.)

11.  BASİRET (Doğru-uzağı görüş,seziş, dikkat,sağgörü.)

12.  İLMİ SİYASET (Doğru yerde ve doğru zamanda davranmak,konuşmak.)

13.  ALLAH’TAN KORKMAK (Havf)

14.  ALLAH’TAN DAİMA ÜMİTVAR OLMAK (Reca)

15.  EMİN OLMAK(Güvenirlilik)

16.  CESARET

17.  ŞECAAT (Yiğitlik)

18.  AZİMLİ OLMAK

19.  DÜRÜSTLÜK

20.  AYIPLARI ÖRTMEK (Settar’ül uyub)

21.  YALAN SÖYLEMEMEK

22.  İFTİRA ATMAMAK

23.  VAKTİ GÜZEL DEĞERLENDİRMEK

24.  İTAATKAR OLMAK

25.  SAYGILI OLMAK

26.  KERİM OLMAK

27.  ÇALIŞKAN OLMAK

28.  İLİM VE HİKMET SAHİBİ OLMAYA ÇALIŞMAK

29.  MİSAFİRPERVERLİK

30.  GIYBET ETMEMEK

31.  LAF TAŞIMAMAK

32.  UYUMLU OLMAK(Geçim ehli olmak)

33.  HÜSNÜ ZANDA BULUNMAK (İyi düşünmek)

34.  İYİLİĞİ EMRETMEK VE KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK

35.  GÜZEL VE DOĞRU GİYİNMEK

36.  GÜZEL ÖRNEK OLMAK

37.  TEMİZ OLMAK

38.  TERTİPLİ VE DÜZENLİ OLMAK

39.  ÖFKELENMEMEK

40.  HARAMLARDAN KAÇINMAK

41.  KOMŞULUK HAKLARINI GÖZETMEK

42.  SILA-İ RAHİM YAPMAK (Akrabayı ve yakınları ziyaret etmek)

43.  BÖBÜRLENMEMEK

44.  ÇEVREYE DUYARLI OLMAK

45.  İYİ BİR DİNLEYİCİ OLMAK

46.  İBADETLERDE DEVAMLI OLMAK

47.  AFFEDİCİ OLMAK

48.  ŞÜKREDİCİ OLMAK

49.  FİTNEYE SEBEP OLMAMAK

50.  KÖTÜ ALIŞKANLIK SAHİBİ OLMAMAK

51.  TAKLİTÇİ OLMAMAK

52.  ALAYCI OLMAMAK

53.  SAMİMİ VE İÇTEN OLMAK

54.  İYİ NİYETLİ OLMAK

55.  İYİ KALPLİ OLMAK

56.  HIRSLI OLMAMAK

57.  HASET OLMAMAK

58.  DÜNYAYA DEĞER VERMEMEK

59.  HATALARINDA ISRARCI  OLMAMAK

60.  TAĞUTA KARŞI GELMEK

61.  KÜFRÜN KARŞISINDA DURMAK

62.  MAKAM VE MEVKİ HIRSINDAN KURTULMAK

63.  İLİM MECLİSLERİNE KATILMAK

64.  SADIKLARLA BERABER OLMAK

65.  NAMAZ KILMAK

66.  AZ KONUŞMAK

67.  AZ UYUMAK

68.  AZ YEMEK

69.  ALLAH’I ÇOK ZİKİR ETMEK

70.  MÜTEFEKKİR OLMAK

71.  DUA ETMEK

72.  HIYANET ETMEMEK

73.  BEDDUA ETMEMEK

74.  LANET ETMEMEK

75.  İNAT ETMEMEK

76.  GAFİL OLMAMAK

77.  ŞUURLU OLMAK

78.  ŞİKAYETÇİ OLMAMAK

79.  ANNE – BABAYA İTAAT ETMEK

80.  ALİMLERE HÜRMET ETMEK

81.  İNSANLARI ÖNEMSEMEK , İLGİLENMEK

82.  HASTA ZİYARETİ, TAZİYEDE BULUNMAK

83.  KUL HAKKI YEMEMEK

84.  ADAM ÖLDÜRMEMEK

85.  PUTLARA TAPMAMAK

86.  MİSKİN OLMAMAK

87.  ZİNA ETMEMEK

88.  FAL BAKTIRMAMAK

89.  BAHİS OYUNLARI OYNAMAMAK

90.  ANLAYIŞLI OLMAK

91.  İNCE FİKİRLİ OLMAK

92.  KIRICI OLMAMAK

93.  MÜTEBESSİM OLMAK

94.  KÜFÜR ETMEMEK

95.  İFRAT VE TEFRİTE KAÇMAMAK, MUTEDİL OLMAK

96.  İMAN EHLİOLMAK

97.  İŞİNDE EHİL OLMAK

98.  İNSANLARA GÜZEL MUAMELE ETMEK

99.  TOPLUMUN GENEL KURALLARINA RİAYET ETMEK

100.  KAPIYA GELENİ BOŞ ÇEVİRMEMEK

101. İNSANLARI HOR GÖRMEMEK

102.  FAKİRE, YETİME, MUHTAÇ OLANA VE YOLDA KALMIŞA YARDIM ETMEK

103. HAYIR İŞLERİNDE YARIŞMAK

104.  İNSANLARA FAYDALI OLMAYA ÇALIŞMAK

105.  GÜZEL ESERLER BIRAKMAK (Sadaka-i cariye)

106. VERA SAHİBİ OLMAK  (Şüpheli olandan kaçınmak)

107. SİTEMKAR OLMAMAK

108.  VEFASIZ OLMAMAK

109.  MAHLUKATA EZİYET ETMEMEK

110.  YAPILAN İYİLİĞİ ALLAH’TAN BİLMEK

111.  TARTIŞMALARDAN VE İDDİALAŞMAKTAN KAÇINMAK

112.  BENCİL (Egoist) OLMAMAK

113.  YENİLİĞE AÇIK OLMAK

114.  ELEŞTİRİYE AÇIK OLMAK

115.  GENİŞ GÖNÜLLÜ OLMAK

116.  HOŞGÖRÜLÜ OLMAK

117.  GÜNAHINDAN HEMEN DÖNMEK, TEVBE ETMEK

118.  TEVEKKÜL SAHİBİ OLMAK

119.  ALLAH İÇİN HÜZÜNLÜ, GÖZÜYAŞLI  OLMAK

120.  İKTİSATLI OLMAK

121.   TEENNİ, ACELECİ OLMAMAK

122.  DOĞRU SÖZLÜ OLMAK

123.  İSAR, BAŞKASINI KENDİ NEFSİNE TERCİH ETMEK

124.  FEDAKAR OLMAK

125.  HIFZ-I LİSAN, DİLİ MUHAFAZA ETMEK

126.  MUKADDESATÇI OLMAK

127.  İLMİYLE AMEL ETMEK

128.  ARABULUCULUK YAPMAK, DARGINLARI BARIŞTIRMAK

129.  HERKESİN MANEVİ DURUMUNA GÖRE DAVRANMAK, HİTAP ETMEK

130.  YERİNDE LATİFE YAPMAK

131.   MÜŞAVERE, İSTİŞARE ETMEK

132.  VAKAR, AĞIRBAŞLI OLMAK

133.  HİMMET SAHİBİ OLMAK, BÜYÜK DÜŞÜNMEK

134.  KOLAYLIK GÖSTERMEK  (Yüsr)

135.  HAYRA YORMAK

136.  KIRMAMAK, KIRILMAMAK

137.  SÜKUT ETMEK

138.  MUNİS, SEVİMLİ CANA YAKIN OLMAK

139.  HİZMETKAR OLMAK

140.  KİMSEYE YÜK OLMAMAK

141.   YÜRÜRKEN AYAĞININ UCUNA BAKMAK(Nazar–ı ber kadem) 

142.  UYANIK OLMAK  (Huş der dem)

143.  ZAHİRDE HALK İLE BATINDA HAK İLE OLMAK (Halvet der encümen)

144.  KÖTÜ HUYLARDAN GÜNAHLARDAN İYİ İŞLERE YÖNELMEK ( Sefer der vatan)  

TEVEKKÜL VE ÇALIŞMA -1-

Filed under Mimar Seyyide Rana Kübra by varanhakan on 17-05-2010

Tags : , , , ,

 

 

KARINCA MI , AĞUSTOS BÖCEĞİ Mİ  YOKSA ‘E’ ŞIKKI MI ?

 Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir karınca varmış. Zavallı karınca , yakıcı, kavurucu güneşin altında , kendinden epeyce büyük yiyeceği sırtlanmış, götürüyor.Belli ki maişet derdinde ama sadece bugünün derdinde değilmiş meğer. ‘Yel eserken harmanını savurmak ‘lazım deyip , kışa da yatırım yapmada , gelecek zor günleri sıkıntısız geçirebilme kaygısındaymış.

 Masalın devamında ; bir de ağustos böceği varmış ki aman efendim. Eğlence, çalgı peşinde, bugününü yaşayan , yarınını dert etmeyen bir muhteremmiş. Nerede gece orada sabah. ‘Ye, iç, gez , oyna , bu dünyaya bir daha mı geleceksin , yaşamana bak.‘ da onun felsefesiymiş.

 Bundan sonrasını anlatmaya gerek yok herhalde. Zira kendimizi bildik bileli hatta bilmeyeliden beri, bu masalı bildik biz. Asıl iş ; çıkarılacak dersin ne denli doğru olduğu.

 Evet karınca senesinin yarısını , ömrünün yarısını kara kara düşünüp , zor günleri hatırlayıp, harıl harıl çalışarak , ömrünün diğer yarısında rahat yaşayabilmeye adamış. Ve boyundan büyük işlere kalkışıp , durup dinlenme bilmeden habire çalışmış. Öyle bir emaneti yüklenmiş ki adeta “kaldıramayacağımızdan fazlasını bize yükleme Allah’ım” duasından bihabermiş.

 Peki ya ağustos böceği o da fazlaca mı tevekkül sahibi? Yarınını değil neredeyse yaşadığı gününün gailesini çekmiyor. ‘Nasıl olsa, kuşların bile rızkını veren Allah , benimkini mi veremeyecek ?’ diyor acaba. Fikri malum değil ama zikri gayet rahat görünüyor.  

 Hani bazılarımızda vardır ya , yorganımızın büyüklüğünü görmeden , bilmeden ayağımızı uzattıkça uzatırız.Belki açıkta kalır ayağımız , belki de saklı.Ama olsun ‘Allah büyük , elbet bir kapı açacaktır.’deriz ve atılımlarımıza devam ederiz.

 Bu tevekkülün dorukları mıdır, acaba? Ne yorum yapmalıyız bu duruma?  Bu doruklara çıkıpta mı yorum yapıyoruz yoksa eteklerden ,üstteki olayları görmeye çalışıpta mı yorumluyoruz?

 Bu ayak – yorgan meselesi biraz iş bilmemezlik cahillik mi? Veya tevekkül sahibi bir kulun Allah’la arasındaki  özel bir sevgiye – güvene dayanan bir makamın gereği mi? Ya da yorum yapmak ne kadar doğruca?

 Bazılarımız da vardır , her şeyiyle düzen sahibidir. Planlıdır. Harcaması ve biriktirmesi ölçülüdür. Hayrını da verir, şerrini de düşünür. Bilmem ki ; bu da en büyük nimet olarak insana bahşedilen aklın tezahürü müdür?

 Bir de sadaka konumuz var . Hep duyduğumuz, atalarımızın bir sözü şöyledir ;’hayırda caminin içi dururken ,  önce dışı olmaz.’ Acaba diyorum , Rabbimiz’in eli caminin içinde mi açılı yoksa dışında mı? Daha doğru bir ifadeyle; Rabbimiz’in rızası  caminin içinde mi saklı dışında mı? Her önümüze gelene de bir şeyler verirsek, ne kadar engelleriz bu ağustos böceği durumlarını. O zaman hiç karınca olupta , balık tutmayı isterler mi? Seçmeli miyiz hayır vereceğimiz kişileri?

 Hani bir de misafirlik mevzuu var. Gerçi bu konuda millet olarak , tarihe adını yazdırmış bir milletiz. Fazla söze hacet yok lakin ufak bir ayrıntıya da değinelim bakalım. Cömertlik , misafirperverlik, neticesinde de mutlu olma halini her misafirde yaşayabiliyor muyuz ? Çok sevdiğimiz bir zatı muhteremi ağırlarken duyduğumuz hazzı ve sarfettiğimiz maddi- manevi enerjiyi ; pek hoşlanmadığımız bir ‘tanrı misafiri’ni(!) de ağırlarken alabiliyor muyuz? Yahut bu hazzı kimde ne kadar yaşamalıyız  ya da yaşamamalıyız? Bir ölçüsü var mı , misafiri ağırlama işinin?

 Nasıl bir labirenttir bu? Sonunda Rıza- i İlahi’ye kavuşmak ümidiyle çıkılan bu yolculukta ; gidilen yol doğru zannedilirken çıkmaz sokakta mıyız yoksa? Ufacık gibi görünen her halde aslında vesveseye ve günaha açılan bir kapı da var. Amaç doğru kapıyı bulmakta. Acaba bu düşünce de şeytanın bir oyunu mu? Vesvese denizinde boğulmak mı yoksa?

 En iyisi bu yolu tamamlamış Hak dostlarının kapısını çalıpta, ipin ucunu bize de atmalarını temenni edelim. Allah’tan bizi en doğru şekilde , en az hatalarla kendisine ulaştırmasını niyaz edelim.

 Vesselam…

 Mimar Seyide Rana Kübra

MÜNACAAT

Filed under Mimar Seyyide Rana Kübra by varanhakan on 12-05-2010

Tags : , ,

 

 

Rahman Allah, Rahim Allah, Ey Allah’ım, Senin adınla…

 Her zaman ve her mekanda , bütün hayatımda , her işimde rahmetten uzak şeytan ve dostlarının şerrinden , Allah’a sığınırım.

 Allah’ım! Senin adınla ; işimde , sözümde, özümde Sen’in adınla Yarabbi!..

 Sen Rahmansın, bizi bizden çok seven rahmet ve merhamet sahibisin, her emrine boyun eğerim.

 Sonunda cennet ümidim var, çünkü sen Rahimsin Allah’ım!

Göklerde  ve  yerde varettiğin , sema ile arz arasında olanlar  ve de yaratacağın herşey sayısınca  Sana hamd olsun.Seni tam ve mükemmel bilirim.Eksik ve noksan tanımadan uzaksın; tüm aleme yol gösteren , hayatlarına program çizen güçlü ve bilen Rab bensin.

 Sen Rahman , Sen Rahimsin. Bu bizleri şaşırtıp şımartmasın . Bugün olduğu gibi , yarın ahir günde de söz sahibi Sen, Malik Sensin. Hesaba çekeceksin.

Bizde yalnızca Sana kul – köle oluruz, kulluğumuz Sana’dır . Bu konuda yardıma muhtacız ve yardımı yalnız Sen’den bekleriz. Çünkü , bu sürekli kulluğu Sen yardım etmezsen yapamayız. Ayrıca şeytan ve dostlarına Senin yardımın olmadan direnip , dayanamayız.

 Allah’ım razı olduğun yolu, cennet yolunu, Kur’an yolunu, İslam yolunu, peygamberlerinin yolunu , göster. Bizi o yol üstünde sabit kıl. Tarih  boyunca insanlar bu yoldan , ya insanı madde gören Yahudiler ya da insanı ruh zanneden Hrıstiyanlar gibi sapmışlardır. Yardımınla Ya Rabbi ne sapıtan ve ne de gazaba uğrayanlardan eyleme bizi…

 Allah’ım Habercin ve elçin Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salat ve selam olsun.O’nun temiz ve pak zevcelerine , zürriyetine rahmet  eyle. Bereketler ihsan eyle…

 Tıpkı Hz. İbrahim’ e  rahmet edip , mübarek kıldığın gibi…

 Sen övülmeye gerçekten layıksın. Şerefi en yüce olan da Sensin. (Amin)

 Vesselam

 (not :tarihi bilinmeyen bir zaman diliminde yazılmış , kütüphanenin tozlu raflarında kalmış, yeni keşfedilen, gençliğe ait bir dua.)

 Mimar Seyyide  Rana Kübra 

EVLİLİK Mİ, EVCİLİK Mİ?

Filed under Mimar Seyyide Rana Kübra by varanhakan on 05-05-2010

Tags : , , , ,

 

 

Hz. Adem yaratılınca , Allahu Teala meleklere Adem‘e secde emrini verdi.Çünkü Hz. Adem yaratılmışların içinde en şereflisi, en mükemmeliydi. Allahu Teala Adem’in başını kudret eliyle kendi yaratmış, O’na ruhundan ruh üflemişti.

Oyun ve eğlenmeden ibaret olan dünyada Hz. Adem eşi Hz. Havva ile  kulluk imtihanına tabi tutulacaktı. Ve mükemmel kul olmanın idrakinde bir hayatla, asli vatanlarına dönüp, Rablerine kavuşacaklardı.

Adem (a.s.) mükemmel şekildeydi. Çünkü Rabbimiz O’nu sıradan bir topraktan değil, pişirilmiş – olgunlaştırılmış bir topraktan , balçıktan yaratmıştı.  Zira sınav çetindi, dayanıklı olması gerekiyordu. Yaratıldığı aslı toprak gibi her sıkıntıya göğüs gerip, onu güle – meyveye çevirmesi bekleniyordu.

 Havva (a.s.)  ise daha değişik fıtrattaydı, cennette yaratıldı.  Mükemmel diyarda; kusurların, sıkıntıların, üzüntülerin olmadığı ferahlık diyarında.  Allah O’nu Adem (a.s.)’dan yarattı ki, Adem’in vatanı olan dünyada zorluk çekmesin diye. Can Dündar’ın deyimiyle; kol altından yaratıldı, korunsun diye; kalp seviyesinden yaratıldı , sevilsin diye.

Evlilik Adem babamız ve Havva annemizin sünnetidir bizlere.

 Bir kız ve bir erkek hayatlarının baharında bir araya gelerek , geriye kalan ömürlerini aynı bahar coşkusuyla geçirmeye karar verirler. Yalnız farklı karakterde ve farklı hormonsal boyuttaki iki insanın 40 yıl aynı yastığa mutlulukla başkoymayı başarması, güncel tabirle “Oxford’ta okumaktan’ daha zordur. Çünkü hep ‘BEN ‘ iken artık ‘BİZ ‘ olmuşuzdur. Büyük cihada çıktığımız,düşmanımız olan nefsin parolası ‘BEN’ i, Kur’an’da dinlediğimiz Rabbimizin dili ‘BİZ’ e çevirebilmek. Hemhal olabilmek, iki yarımken bir elma olabilmek . Bu iş sonucunda da eli öpülesi bir evlilik ve toplum oluşturmak. Maddeye ruh, evliliğe kudsiyet kazandırabilmek.

 Eşlerin elele vererek kurduğu bu müessesede aslında kadın – erkek ayırımı yoktur. Bu yuvanın tuğlalarını eşler beraber taşıyıp, duvarını beraber öreceklerdir. Zira Rabbimiz ‘elestü birabbiküm’ derken ruhlara, kadın – erkek ayırımı yapmamıştır. Hitap geneledir. Evlilikte de hitap geneledir. Ancak görev dağılımı farklıdır.İşte sorunlarda burada , sınırların belirlenmesinde ortaya çıkıyor. Nefis hemen devreye giriyor ve ortalık kızışıyor.

Hiçbir zaman kadın erkek gibi, erkekte kadın gibi düşünemiyor. Aslında doğal ve doğru olan da bu.  Ancak hep kendisi gibi düşünsün , istiyor, eş. Beklentiler, hayaller bu durumu kovalarken de , aşılamayan problemler ortaya çıkıyor. İki ayrı parçadan tamamlanmaya çalışılan , güzel elmaya , nefis ve şeytan açık bir delikten kurt gibi süzülerek, onu çürütüp , çöpe attırıyor. Bu delikte eşlerin farklı beklentilere girip, hoşgörü ve anlayış eksikliğiyle oluşuyor.

 Halbuki evlilikte erkek aklı temsil ediyor, kadın ise kalbi. Erkek seven taraf, kadın ise sevilen. Fakat fıtratta her ikisi de aynı akla ve imana sahip. Üstünlük sözkonusu değil sadece evlilikte alınan roller farklı.

 Zamanla insanlar asli amaçlarından uzaklaşıpta , dünyaya daldıklarında , evlilikteki ‘BİZ’ i de unutur hale geliyorlar.  Artık  ‘erkek için saçını süpürge etmeye değmez.’  ‘kadın değil mi, boşar bir daha alırsın.’ a dönüyor hayat. Çünkü evlilik Allah için değil,nefisler için yaşanıyor. Ve belli süre sonunda da nefis bu durumdan sıkılıyor. Büyüklerin tabiriyle; ’ sen hot , ben hot ,ata kim dökecek ot ’  oluyor beraberlik.Yuvanın bekası için gerekli dinamizm de sona eriyor. Sonrası ise malum bozulan bir yuva.

 Genelde insan ; ortalama 15-16 yıllık  tahsil hayatında ne çok şeyden ödün verip, emek harcayarak, sonunda bir mesleğe sahip olmuş ve yoluna devam etmiştir. Daha hayatının gençlik döneminde böyle bir başarıyı elde eden insan, olgunluk dönemini geçireceği evliliğinde,  bu aklını iyi kullanamamıştır.

 Evliliğin duygusal boyutunu temsil eden kadın, züccaciye dükkanı gibidir. Teşbihte hata olmazsa, hassasiyet, itina isteyen davranışlarla yaklaşılması gerekilen kadına, erkek deveyle dükkana girer gibi paldır küldür hareketlerle yaklaşmamalıdır. Kadında erkeğine itaat göstermeli, eğe kemiğinden yaratıldığını unutmamalıdır. İtaat kölelik ya da eziklik demek değildir. Kabiliyetlere göre görev dağılımıdır.  Birbirlerini sorgulamamalı , dırdır etmemeli, sonuna kadar güven duymalıdırlar. Kur’an’da ‘eşlerine düşkün…’ diye nitelendirilir huriler.  Eşler bunu kendilerine ilke kabul edip,cennet hayatını dünyada yaşamalı ve yalnızca birbirlerine düşkün olmalıdırlar.

 Kul olarak eşler her işte olduğu gibi evlilikte de Allah’ın rızasını gözeterek , nefsi ve Hannas’ı aradan çıkararak, mükemmel kulluğa ve ideal evliliğe ulaşmalıdırlar. Bu yuvada yetişen nadide çocuklar ve mis kokulu güzel toplumlar. Sonuçta da Rabbimizin nazarında takdirin kazanıldığı mükemmel yuvalar.

 O halde en güzel yaşlarımızı dırdırlarla , gözyaşları, hayal kırıklıkları ile değil; salih ve saliha evlatların büyüdüğü , tek bedende kamil sevgiye erişerek, bu mutluluğu yaşayarak geçirelim.

 Böyle ulvi bir yaşantı olan evlilik , asla şeytanın ve nefsimizin kışkırtmalarıyla sarsılmamalı, yıkılmamalı, evciliğe dönüşmemelidir.

 Vesselam

Mimar Seyyide Rana Kübra

 

Kutbul Aktab Seyyid Ahmed Turan (ks) Hazretlerinden Ledünni Damlalar

Filed under Matematikçi Seyyid Ali Settar by varanhakan on 01-05-2010

Tags :

Annemin karnında üç aylık iken,

Nuhu nebiye erip onunla kaldım,

Adem ata olup geriye döndüm,

Aslını söylemek nefsime geldi.

Beşeriyet şeklinde ya Rab bekletme beni,

Mecazı sözler ile ya Rab söyletme beni,

Tez tez göster Zatını ya Rab özletme beni,

Değirmenci… kurban bu dahi sana az geldi.

Dakikada otuz yıllık iş gördüm,

Dakikada otuz yıllık kış gördüm,

Tayyi zaman mekan ile kuş oldum,

Değirmenci kurban bu dahi sana az geldi.

Vücudum bir değil yedi insanım,

Yedi yerde zikir etmektedir lisanım,

Her vücudum bir ilde eder seyranım,

Enfüsü görünce afak az geldi.

Bir vücudum hiddet eder gazapla,

Bir vücudum haya eder edeple,

Bir vücudum Mirac eder mihrapta,

Bir vücudum gark oldu zata sema az geldi.

Rüyamda kabeyi görmeyle başladı,

Ravzayı enbiyaya girmeyle başladı,

Hergün bin ilde gezmeyle başladı,

Aslını anladığım halde az geldi…

Otuzüçbin alem bende doğmuştur,

En ednası mah ile şems olmuştur,

Kaç vücudum arz sema kurmuştur,

Aslını anladım yollar dahi az geldi..

Denizde yürüdüm karada gibi,

Tayyi zaman mekan yaptım burada gibi,

Halk olmuş mahlukat koynumda gibi,

Tarifi görünce haller az geldi!

Bağlandım bir yola başı arvasi,

Seyyidi sadatın aşı hurması,

Çok halden sonra arşı görmesi,

Tarifi görünce haller az geldi!

Levh-i mahfuz, ruhu azam bendedir,

Bende halk olmuş cümle alem, dünya benim bedenim,

Kendi elimle hazırladım, hazırdır her an kefenim,

Tayyi mekan-zamandır hallerim, bunlar dahi az geldi..

Hasan’ın Hüseyin’in kuşağı bende,

Musa’yı Kazım’ın sarığı bende,

Kabe kavseynin vallahi sırrı bende,

Ruhu azam benim, bu dahi az geldi…

EVRENDEKİ İNCE AYAR

Filed under 15-NURU ŞEMS by varanhakan on 29-04-2010

Tags : , , , ,

O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

“Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştırı” (Nuh Suresi, 15)

Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

Materyalist felsefe, evrendeki ve doğadaki tüm sistemlerin kendi kendine işleyen birer makine gibi olduğu ve bunlardaki kusursuz düzen ve dengenin yaratıcısının rastlantılar olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak günümüzde, materyalizmin ve onun sözde bilimsel dayanağı olan Darwinizm’in geçersizliği, bilimsel olarak ortaya konmuş durumdadır. (Bkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Araştırma Yayıncılık; Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Araştırma Yayıncılık)

20. yüzyılda birbiri ardına gelen bilimsel bulgular, hem astrofizik hem de biyoloji alanlarında, evrenin ve canlıların yaratıldığını ispatladı. Bir yandan Darwinizm’in tezleri bir bir çökerken, diğer yandan da evrenin yoktan yaratıldığını gösteren Big Bang teorisi ve maddesel dünyada büyük bir tasarım ve “hassas ayar” (fine tuning) bulunduğunu gösteren bulgular, materyalizm iddialarının asılsızlığını bir kez daha gösterdi.

Canlılığın oluşması için gerekli olan koşullara baktığımızda, bir tek Dünya’nın böylesine özel bir ortama sahip olduğunu görürüz. Yaşam için elverişli olan bu ortamı sağlamak içinse saymakla bitiremeyeceğimiz kadar koşul aynı anda, kesintisiz olarak gerçekleşmektedir. Evrende yaklaşık olarak 100 milyar galaksi ve her birinde ortalama 100 milyar yıldız ve bir o kadar da gezegen olduğu düşünülürse, Dünya’da böylesine istisnai bir ortamın oluşmasındaki önem daha iyi anlaşılacaktır.8

Big Bang’in patlama hızından atomların fiziksel dengelerine, dört temel kuvvetin oranlarından yıldızların simya işlemlerine, Güneş’in yaydığı ışığın cinsinden suyun akışkanlık değerine, Ay’ın Dünya’ya olan uzaklığından atmosferdeki gazların oranına, Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığından ekseninin yörüngesine olan eğimine, Dünya’nın kendi etrafındaki dönüş hızından Dünya üzerindeki okyanusların, dağların fonksiyonlarına kadar her detay bizim yaşamımız için olağanüstü derecede uygundur. Bugün bilim dünyası evrenin bu özelliklerini, “İnsani İlke” (Anthropic Principle) ve “İnce Ayar” (Fine Tuning) kavramlarıyla ifade etmektedir. Bu kavramlar, evrenin, amaçsız, başıboş, tesadüfi bir madde yığını olmadığını, aksine insan yaşamını gözeten bir amaca göre, hassas bir biçimde tasarlandığını özetlemektedir.

Nuru Şems

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

MİRAÇ GECESİ YAŞANANLAR

Filed under Diğerleri by varanhakan on 08-07-2010

Tags : , , , , , , ,

Arapça’da merdiven, yukari çikmak, yükselmek anlamlarini dile getirir. Islam’da Hz. Peygamber (s.a.s)’ in göge yükselerek Allah’in huzuruna kabul edilmesi olayi. Mirac olayi hicretten bir yil ya da onyedi ay önce Receb ayinin yirmi yedinci gecesi gerçeklesir. Olayin iki asamasi vardir. Birinci asamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’in andigi bu asama, gece yürüyüsü anlaminda isra adini alir. Ikinci asamayi ise Hz. Peygamber (s.a.s)’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselisi olusturur. Mirac olarak anilan bu yükselme olayi Kur’an’da anilmaz, ama çok sayidaki hadis ayrintili biçimde anlatilir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan ( Mekke’den ), Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Mi’raca yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Miraç hadisesi Ebu Hureyre, Ebu Zer, Ebu Said-i Hudri, Enes b. Sa’saa tarafından bizzat Rasülüllah (s.a.v.) den rivayet edilmiştir. Bu rivayetler, Buhari, Müslim ve Nesai gibi Kütüb-ü Sitte’nin meşhur kitaplarında mevcuttur.

Peygamberimiz (s.a.v.), şöyle buyurmuşlardır: 
”Bir gece, halam Ümmü Hani’nin evinde (bir rivayete göre Kâbede) iken Cebrail (a.s.) geldi. ”Ey muhterem Nebi! yargılayıcı olan Rabbin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyor.” dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dolu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renkte Burak adında bir hayvana bindirildim. Bu hayvan, her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid-i Aksaya geldik, Cebrail Burakı, bütün Peygamberlerin, hayvanlarını bağladıkları bir halkaya bağladı. Mescitte diğer Peygamberlerin ruhları temessül etti. Bize selâm verdiler. Ben de selâmlarına karşılık verdim. Cebrail bana, ”Öne geç ve nebilere iki rekât namaz kıldır.” dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince ”yaratılışına uygun olanı seçtin.” dedi. ” 

Ebu Said-i Hudri’nin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler: 
”Bundan sonra bir Mi’rac (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O mi’rac, ölülerinizin, ölürken gözlerini diktikleri şeydir. Ölülerin ruhları da bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail beni bu merdivenden HAFAZA kapısına kadar çıkardı. Yeni dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir konuşma geçti. İçerden soruldu: 
- Sen kimsin 
- Ben Cebrail’im. 
- Yanındaki kim 
- Muhammet (s.a.v.)
- Yaa! O, resul olarak gönderildi mi? 
- Evet. 

Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim semayı muhafaza eden İsmail isminde müvekkel büyük bir melek yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var. 

”Bunlardan ayrılınca; bünyesi yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. Kendisine zürriyetinin ruhları arz edilince; mümin ruhu ise, ”ne güzel, ne hoştur!.. Bunun kitabını İlliyyin’de kılın!” diyor; kâfir ruhu ise, ”ne kötü ruh, ne fena rayiha!.. Bunun kitabını Siccil’de kılın” diyor.” 

‘Ya Cebrail, bu kimdir’ diye sorduğunda ”Baban Âdemdir.” diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve ‘hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlât” diye karşıladı.” 
”Burada bana Cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azab gören kavimler gördüm. Dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına birtakım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını sorunca Cebrail, yetim malı yiyenler olduklarını söyledi. Yine orada cife (pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yerlerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğnenen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış, zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.” 

”Sonra ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (a.s) ile buluştuk. Yanında ümmetinden kendisine tabi olanlar da vardı. Yüzü ayın on dördü gibiydi. Onunla da selâmlaştık.” 
Peygamber Efendimiz, üçüncü semada iki teyze zade Yahya ve İsa (a.s.) ile; dördüncü semada idris (a.s) ile, beşinci semada Harun (a.s) ile ve altıncı semada Hz. Musa (a.s.) ile görüştü. Onların da hepsi ”Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebi” dediler. 

Resul-i Ekrem, anlatmaya devam ediyor: 
”Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim (a.s) ile buluştum. Sırtını Beytü’l Mamura dayamış; beni selâmladı. ”Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât” dedi. Burada bana denildi ki, ”işte senin ve ümmetinin mekânı.” Sonra Beytü’l Mamura girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete kadar tavaf için bunlara sıra gelmez.” 

Peygamber Efendimiz, burayı anlatırken şu âyet-i kerimeyi okudular: 
”Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.” (el – Müddesir/31) 
Peygamberimiz yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor: 
”Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bir ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir memba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail’e bunu sorduğumda dedi ki: ‘şu rahmet nehri, şu da Allah (c.c)’ın sana verdiği Kevser Havzıdır.’ Rahmet nehrinde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak Cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek olan şeyler gördüm. 

”Bundan sonra Sidretü’l Münteha’ya kadar çıktık. Sidre’den yükselince Cebrail durakladı ve ‘Ya Muhammet, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ileri geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.’ dedi.” 

Resul-ü Ekrem, lâhut aleminin bu en yüksek yerinde Refref denilen bir vasıta ile Allah’ın dilediği yere geldi. Bir rivayette, Peygamberimiz şöyle buyururlar: 
”Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arşın altına geldiğimde, Arşın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, nede cihet. Rabbimin şu lâhuti sesini işittim; ‘Yaklaş ey Muhammet! Ben de Kâb-ı Kavseyn miktarı yaklaştım. 

Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: ‘Ettehiyyatü lillâhi, vessalâvatü, vettayibatü’ Bunun üzerine Allah (c.c) şu mukabelede bulundu: ”Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi veberekâtühü” (Ey Nebi, selâm sana olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun. Ben tekrar; ‘Esselâmü aleyna ve alâ ibadillâhissalihin (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun) dedim. Sonra bu hadiseye baştan beri şahit olan Cebrail ( a.s) eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülühü’ Ben şahadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilah yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammet, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedi.” 

Rasülüllah Efendimiz’e ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farz kilindi. Rabbinden birçok vahiyler alarak, aynı yollardan geri döndü.

Hz. Musa ( a.s)’ nın yanına gelince; Hz. Musa, ”Allah sana neler emretti” diye sordu. Peygamberimiz de elli vakit namazla emr olunduğunu söyledi. Hz. Musa, ”Ya Rasûlâllah, elli vakit namaz çoktur. Bu, senin ümmetine fazla gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Muhammet (s.a.v) tekrar geri dönüp namazın hafiflemesini istedi. Önce on vakit kaldırdı. Peygamberimiz Hz. Musa ( a.s) nın yanına gelip durumu bildirince; Hz. Musa, bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbine iltica etti. Böylece; namaz beş vakte kadar indirildi. 

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail’in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke’ye döndü.

Hz. Peygamber (s.a.s) ertesi günü Miraç olayini anlatti. Olayi duyan müsrikler yogun bir kampanya baslatarak Hz. Peygamber (s.a.s)’i suçlamaya, alaya almaya basladilar. Bu kampanya bazi müslümanlari da etkileyerek süpheye düsürdü. Olayin gerçek olup olmadigini arastirmak isteyenler Beytü’l-Makdis’e ve Mekke’ye gelmekte olan bir kervana iliskin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.s)’i sinadilar. Hz. Peygamber (s.a.s)’in verdigi bilgilerin dogrulugu müslümanlari süpheden kurtardiysa da müsriklerin inatlarini kirmaya yetmedi. Mirac olayi inatlarini ve düsmanliklarini artirarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karsisindaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekr, Hz. Peygamber (s.a.s)’ce “Siddîk” lakabiyla onurlandirildi. Hz. Ebu Bekir olayi kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyecegini soran müsriklere “O söylüyorsa süphesiz dogrudur” cevabini vermisti.

Ahad hadislere dayansa da Mirac olayinin gerçekliginde tüm müslümanlar birlesmislerdir. Ancak olayin gerçeklesme biçimi Islam bilginleri arasinda görüs ayriliklarina neden olmustur. Buna göre Ibn Abbas’in da içinde bulundugu bazi bilginlere göre Mirac olayi uykuda gerçeklesmistir. Bilginlerin büyük çogunluguna göre ise uyku durumunda ve rüyada degil, uyanik iken gerçeklesmistir. Fakat bu görüsü savunanlar da Mirac’in yalniz ruhla mi, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi oldugu konusunda ikiye ayrilmislardir. Sonraki Kelamcilarin büyük çogunluguna göre mirac olayi uyanikken hem ruh, hem de bedenle gerçeklesmistir. Içlerinde Hz. Aise’nin de bulundugu bazi bilginlerle mutasavviflarin büyük çogunluguna göre ise uyanik durumda iken ama yalniz ruhla gerçeklesmistir.

Mirac olayinin gerçeklestigi gece müslümanlarca Kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayilmis ve bu gecenin ibadetle ihyasi geleneklesmistir. Osmanlilar döneminde, camiler kandillerle donatildigi için Mirac kandili olarak anilan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayini anlatan ve Miraciye adi verilen siirlerin okunmasi, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.

SUBHENEKE DUASINI FAZİLETİ

Filed under İnş. Müh Seyyid Talha Yasin by varanhakan on 03-07-2010

Tags : , , , , , , , , , , , ,

SÜBHANEKE DUASI.

Sübhaneke (seni noksan sıfatlardan tenzih ederim) Allahümme (ey Allah’ım) ve bi hamdik (sana hamd ederiz) vetebara (alidir,yücedir) kesmük (senin ismin) veteala (yine yücedir) ceddük (senin şanın) velailahe (hiçbir ilah yoktur)
gayruk
(senden başka)

Allah Azze ve Celle Meleklere Arşı kaldırmalarını emir ettiğinde. Melekler arşı kaldırmakta çok zorlanmış. Bu hal üzerine Allah Azze ve Celle SUBHANEKE duasını okumalarını emir etmiş ve Duayı okuduktan sonra üzerlerinde ki o ağır yük hafiflemiştir.

Bizlerde namazımıza başlamadan önce okumuş olduğumuz SUBHANEKE duasıyla; Nefis ve Şeytanın, üzerimize serpmiş olduğu ölü toprağını. Bütün güç ve iradenin yalnızca kendisinde toplanmış olduğu o yüce makamdan, Bu duanın hürmetine kaldırmasını talep ediyoruz. Dilimiz ile söylemesekte, halimizle o makama şöyle sesleniyoruz ;

“Ya Rab, arşı taşıyan meleklerinin, bu dua hürmetine üzerindeki yüklerini nasıl hafiflettiysen. Bizimde üzerimizdeki yükleri öyle hafiflet. İbadetimizden feyiz almamızı kolaylaştır.” Diyerek o kutsiyet ötesi makamdan yardım talep ediyoruz.

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri bu konu ile alakalı şöyle bir sohbeti olmuştu;

Nefis ve şeytan namaz kılacak bir kimsenin ibadetini engelleyemez ise; namaz ehlinin, kalbine telkin ettikleri vesveseler ile kılacağı namazını zorlaştırmaya çalışırlar. Bu ikili, yapmış oldukları oyunda başarılı olurlarsa; Kulun, Rabbine yapmış olduğu ibadetin samimiyetini körelttiği gibi, namazın ihlas ve feyzini azaltmış olurlar. İşte SUBHANEKE duası, bu devrede araya girer. Elmas bir kılıç misali, ejderhalaşmış, ibadetin ruhunu ve samimiyetini yutmaya hazırlanan bu fitnenin başını gövdesinden ayırarak ibadetin ihlas ve feyzini korumuş olur.

Rabbimiz, İbadetlerimizden alacağımız zevk ve neşeyi arttırsın. Kıldığımız her namazı, bir miraç heyecanı ile yapmamızı nasip etsin. Kendine inanan kullarını kendi ikliminde dirilterek gören gözü, duyan kulağı, söyleyen ağzı olsun AMİN…..

Vesselam

İnş Müh Talha Yasin

İHLAS,MUHABBET,TESLİMİYET

Filed under 15-NURU ŞEMS by varanhakan on 01-07-2010

Tags : , , , , ,

MUHABBET

Mürşidi malından, mülkünden, çoluk çocuğundan ve hatta kendi nefsinden daha fazla sevmek, ona değer vermek ve ona güvenmektir.

Bu yolun büyükleri demişlerdir ki: Gerçek muhabbet, sevgilinin arzu ve isteklerini, kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmektir. Kâmil mürşide gösterilen bu muhabbet, esasında Yüce Allah içindir. Bu muhabbet derecesine tasavvufta “fena fiş’-şeyh” denir. Manası, şeyhin muhabbetinde fani olmak demektir. Bu hâli elde eden insanın bütün arzusu, mürşidinin sevdiği şeyleri yapmak ve devamlı onun istekleri doğrultusunda yaşamak olur.

Kâmil bir mürşidin Allah rızasından başka bir arzusu yoktur. Hak yolunda ona tabi olmak Allah ve Resûlüne tabi olmak demektir. Bunun için samimiyet ve çok safi bir sevgi gerekir. Bu muhabbetin devamı ve bir ileri derecesi Hz. Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimizi bütün benliği ile sevmek ve bütün davranışlarında sünnetine uygun hareket etmektir. Buna tasavvufta “Fena fi’r-Resûl” denir.

Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimiz, kendisinin ne derece sevilmesi gerektiğini şöyle belirtmiştir:

“Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimseye ailesinden, çoluk çocuğundan, anne-babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz.”

Muhabbetin en üst derecesi, kalbi Allahu Teala’ya bağlamak ve O’na hakkıyla kulluk yapmaktır. Bütün zikir, fikir, ibadet ve hizmetlerin hedefi Allah sevgisidir. Bu doyumsuz ve ölümsüz sevgiye ulaşma hâline arifler “Fena fillah” mertebesi demişlerdir. Manası, kendi iradesini Yüce Allah’ın iradesine tabi etmek, O’nun emirlerini noksansız yerine getirmek, hep O’nun sevdiğini sevmek, ilahi sevgi içinde kendini kaybetmektir.

Mürşide muhabbet, mümine güzel ibadet yapma şevkini kazandırır. Güzel ibadet, insanı kâmil yapar. Kâmil insanın hediyesi Yüce Allah’ın muhabbeti ve cemalini seyirdir. Bundan daha büyük bir nimet var mıdır?

Şunu da belirtelim ki; muhabbet zorlama ile olmaz. Allahu Teala’dan samimi muhabbet istemelidir. İnsanın iradesiyle yapabileceği şey edep ve saygıdır. Kâmil mürşidler terbiye için edep ve saygıyı yeterli görürler. Yeter ki mürid edepli ve sabırlı olsun.

iHLAS

Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir:

Hace Nakşibend Hz.leri mürşidi Seyyid Emir Külal Hz.lerinin ziyaretine gidiyordu. Yolda önüne Hz. Hızır Aleyhisselam çıktı ve Nakşibend Hz.lerini kendisiyle meşgul etmek istedi. Nakşibend Hz.leri ona hiç iltifat etmedi. Hz. Hızır (a.s) ısrar etti fakat fayda vermedi. Sonunda Hz. Hızır (a.s) kendisini tanıttı. O zaman Nakşibend Hz.leri:

“Ben sizin Hızır olduğunuzu biliyorum. Fakat size ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok!” dedi ve yoluna devam etti. Mürşidinin huzuruna çıkınca Seyyid Emir Külal Hz.leri yoldaki olayı kendisi hatırlattı ve Hz. Hızır’a verdiği cevaptan memnuniyetini belirtti.

Bütün Allah dostları, hiç ayırım yapmadan Allah rızası için sevilir, bu imanın gereğidir. Ancak kalp terbiye için sadece bir mürşide bağlanır. Bu da terbiyenin gereğidir.

TESLiMiYET

Mürid Allah yolunda tabi olduğu mürşidine içi ve dışıyla, kalbi ve diliyle, her şeyi ile teslim olmalı, acı tatlı her hâlde kendisine uymalıdır. Onun emir, tavsiye ve tercihlerinin kendisi için en hayırlı olduğuna inanıp gönül hoşluğu ile emirlerine sarılmalıdır. Bir ölü kendisini yıkayan kimseye nasıl hiç itiraz etmez ise, mürid de mürşidinin önünde bu derece bir teslimiyet göstermelidir. Böyle yaparsa manevi kirlerden temizlenmesi, kötü hâllerden kurtulması kolay olur.

Teslim olan kimse tez zamanda ilerler, kemale erer. Aksi takdirde olduğu yerde durur, itiraz ve şüpheyle yolunu kaybeder. Sadat-ı Kiramın zahiren ve batınen tasarrufları altına girmek ve kendilerinden tam fayda görmek için onlara son derece itimat etmeli ve kendilerine teslim olarak üzerimizde sanatlarını icra etme imkanı vermelidir. Teslim olmayan tabi olmaz, tabi olmayan yol alamaz.

Büyük arif İmam Gazâlî’nin (rah) belirttiği gibi; manen hasta bir müridin mürşidinden tedavi olup fayda görmesi için şu üç şey çok önemlidir:

1-Mürid önce kendisinin hasta olduğunu kabul etmeli, sonra kâmil bir mürşidin elinde irşat olma ve manevi hastalıklarından kurtulma arzusunda samimi olmalıdır. Kendisini hasta kabul etmeyen kimse doktor aramaz, arayışında samimi olmaz, bu kimse doktoru bulsa bile teslim olamaz.

2-Mürid kalbinin doktoru olan mürşidine güvenmelidir. Onun manevi tedavi işinde ehil olduğuna kesin olarak inanmalıdır. Çünkü kâmil mürşidin bu işteki ehliyeti önceki mürşid tarafından tasdik ve ilan edilmiştir.

Mürşid ümmetin önüne çıkmadan önce çok ciddi bir terbiyeden geçmektedir. Nefsin bütün sıfatlarını tanımakta, onun hastalıklarını ve tedavi yollarını bilmektedir. Kendisi nefsin mutmainne makamını geçerek Allahu Teala’nın sevgili bir kulu olmuş ve bundan sonra kendisine irşat izni verilmiştir.

3-Mürid mürşidinin verdiği manevi reçeteyi aynen uygulamalıdır. Mürşide güvendiği gibi onun verdiği ilaçlara da güvenmeli ve nefsine acı da gelse onları sabırla ve gönül hoşluğu ile devamlı içmelidir. Bu şartlara uyan kimse -inşaallah- derdine derman bulacak, kalbi Allah ile huzura kavuşacaktır.

Peygamber Efendimizin Yaptığı Günlük Dualar

Filed under Diğerleri by varanhakan on 21-06-2010

Tags : , , , , , ,



Sabahleyin Uykudan Kalkınca Okunacak Dua:


Okunuşu: “Elhamdulillahillezi ehyana ba’de ma ematena ve ileyhi’n- nüşur.”
Anlamı: “Bizi öldürdükten sonra dirilten (uyuduktan sonra uyandıran) Allah’a hamdolsun. (kıyamette) O’nun huzurunda toplanılacaktır.”  (Buhari: 11/96)


Her Sabah Okunacak Dua:


Okunuşu: “Allahümme bike asbahna ve bike emseyna ve bike nehya ve bike nemutu ve ileykennuşur.”
Anlamı: “Allahım! Senin yardımınla sabaha girdik, senin yardımınla akşama kavuştuk, senin yardımınla diriliyor ve senin kudretinle ölüyoruz ve (kıyamette) varış sanadır.”  (Ebu Davud: 5067)


Her Akşam Okunacak Dua:


Okunuşu: “Allahumme bike emseyna ve bike esbahna ve bike nahya ve bike nemutu ve ileykel masir.”
Anlamı: “Allahım! Senin yardımınla akşama girdik, senin yardımınla sabaha kavuştuk, senin yardımınla diriliyor ve senin kudretinle ölüyoruz ve dönüş yalnız sanadır.”  (İbn Mace, Dua: 14)


Şirkten Korunmak İçin (Sabah-Akşam) Okunacak Dua:


Okunuşu: “Allahumme inni euzu bike min en uşrike bike şey’en ve ene a’lemu ve estağfiruke lima la a’lemu inneke ente allamulğuyubi.”
Anlamı: “Allahım! Şüphesiz ben bilerek herhangi bir şeyi şirk koşmak (eş ve ortak tanımak) tan sana sığınırım.Bilmeyerek işlemiş olduğum(şirk ve hatalarım) ın senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları (gizli şeyleri) ancak sen bilirsin.”  (et-terğıb ve et-terhib: 1/76)


Yemekten Sonra Okunacak Dua:


Okunuşu: “Elhamdulillahillezi et’amena ve segana ve cealena müslimin.”
Anlamı: “Bizi nimetleriyle yediren ve içiren ve bizi İslam üzere bulunduran Allah’a hamd olsun.”  (Ebu Davud, At’ime:15)


Elbise Giyerken Okunacak Dua:


Okunuşu: “Elhamdulillahillezi kesani haza ve razeganihi min ğayri havlin minni ve la guvvetin.”
Anlamı: “O Allah’a hamd olsun ki, benden bir kuvvet olmaksızın bu elbiseyi bana giydirdi ve (bunu) bana rızık olarak verdi.”  (Tirmizi, deavat: 107)


Camiye Girerken Okunacak Dua (sağ ayakla girilir):


Okunuşu: “Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahummeğfir li zunubi veftah li ebvabe rahmetike.”
Anlamı: “Allah’ın adıyla, Allah Resulune salat ve selam olsun. Allah’ım , günahlarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç.”  (Müslim, müsafirin:68)


Camiden Çıkarken Okunacak Dua (sol ayakla çıkılır):


Okunuşu: “Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahumme inni es’eluke min fedlike, allahumme e’sımni mineşşeytanirracim.”
Anlamı: “Allah’ın adıyla, Allah Resulune salat ve selam olsun. Allah’ım , Senden fazl-u (ihsanını) diliyorum. Allahım, beni rahmetinden uzaklaştırılmış şeytanın şerrinden koru.”  (Buhari, teheccüd: 25)


Helaya Girerken Okunacak Dua (sol ayakla girilir):


Okunuşu: “Bismillahi Allahumme inni euzu bike minelhubsi velhebaisi.”
Anlamı: “Allah’ın adıyla, Allahım, her türlü pislikten ve pis olan şeylerden(erkek ve dişi şeytanların şerrinden) sana sığınırım.”  (İbni Mace, Teharet: 9)


Heladan Çıkarken Okunacak Dua (sağ ayakla çıkılır):


Okunuşu: “Ğufraneke, Elhamdulillahillezi ezhebe annil eza ve afani.”
Anlamı: “(Allahım!) Senin mağfiretini dilerim.Benden eza veren şeyleri gideren ve bana afiyet veren Allah’a hamdolsun.”  (İbni Mace, taharet:10)


Bir Meclisten (sohbet veya bir toplantıdan) Kalkarken Okunacak Dua:


Okunuşu: “Subhaneke Allahumme ve bihamdike eşhedu en la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke.”
Anlamı: “Allah’ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih eder, hamdimi sana takdim ederim. Senden başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diliyor ve sana tevbe ediyorum.”  (tirmizi, deavat: 38)


Su İçtikten Sonra Okunacak Dua:


Okunuşu: “Elhamdulillahillezi segana azben furaten birahmetihi ve lem yec’alhu milhen ucacen bizunubina.”
Anlamı: “Bize tatlı soğuk su içiren ve günahlarımız sebebiyle onu içilmez tuzlu su yapmayan Allah’a hamd olsun.”  (Ebu Nuaym)


Aynaya Bakarken Okunacak Dua:


Okunuşu: “Elhamdulillahi Allahumme kema hassente halgi fehassin hulugi.”
Anlamı: “Allah’a hamdolsun. Allah’ım! Benim yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir.”  (İbnüs-sünni, El- Ezkar: 270)


Aksırma Esnasında:
Aksıran kimsenin;  “Elhamdulilllah” “Allah’a hamd olsun” demesi, o’nu işiten kimsenin de:  “Yerhamukeallah” “Allah sana merhamet etsin” demesi gerekir. Aksıran kişi, yanında “Yerhamukeallah” denildiğini duyunca:  “Yehdina ve yehdikumullah ” ” Allah bize ve size hidayet versin”. Veya, “Yehdikumullahu ve yuslihu balekum” “Allah, sizi doğru yola yöneltsin ve işlerinizi düzeltsin” demelidir.  (Buhari, Edep: 125)


Vasıtaya Binerken Okunacak Dua:
Önce besmele okunur; üç tekbir getirilir. Sonra:


Okunuşu: “Subhanellezi sehharalena haza ve ma kunna lehu mugrinine ve inna ila rabbina lemungalibun.”
Anlamı: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah’ın şanı ne yücedir. O’nun ihsanı olmasaydı biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz Rabbimize döneceğiz.”  (Zuhruf Suresi 13-14)


Eve Girerken Okunacak Dua:


Okunuşu: “Allahumme inni es’eluke hayral mevleci ve hayral mehraci bismillahi ve lecna ve bismillahi haranca va alallahi rabbina tevekkelna.”
Anlamı: “Allahım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. Allah’ın adıyla evimize girer, Allah’ın adıyla çıkarız ve Rabbimize dayanıp güveniriz.”  (Ebu Davud, Edeb: 112)


Evden Çıkarken Okunacak Dua:


Okunuşu: “Bismillahi tevekkeltu alellahi la havle ve la guvvete illa billahil aliyyil azim.”
Anlamı: “Allah’ın adını anarak (evimden çıkıyorum) ben, Allah’a dayanıp tevekkül ettim. (her türlü) kuvvet ve kudret ancak yüce Allah’ın yardımıyladır.”  (Tirmizi, deavat: 34)


Gece Uykudan Önce Okunacak Dua:


Okunuşu: “Bismike Allahumme emutu ve ehya.”
Anlamı: “Senin adını anarak ölür ve dirilirim (uyur ve uyanırım) Allahım!”  (Buhari, Deavat: 7)

A M İ N


Yukarıdaki ayetlerde Allah’ın yaratmasındaki ölçü ve uyuma dikkat çekilmektedir. Furkan Suresi’nin 2. ayetinde “ölçüp biçmek, ayarlamak, ölçüyle yapmak” anlamlarına gelen “takdiyr” kelimesi, Mülk Suresi’nin 3. ayeti ile Nuh Suresi’nin 15. ayetinde ise “uyum içinde olan” anlamına gelen “tibaka” kelimesi kullanılmaktadır. Ayrıca Allah Mülk Suresi’nde “ihtilaf, aykırılık, uygunsuzluk, düzensizlik, zıtlık” anlamlarına gelen “tefavutin” kelimesi ile uyumsuzluk arayanın bunda başarılı olamayacağını bildirmektedir.

20. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanan “hassas ayar” (fine tuning) ifadesi de, bu ayetlerde bildirilen gerçeği tasdik etmektedir. Son 20-30 yıl içinde pek çok bilim adamı veya bilim yazarı, evrenin bir rastlantılar yığını olmadığını, aksine her detayda insan yaşamını gözeten olağanüstü bir tasarım ve ayar bulunduğunu gösterdiler. (Bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, Araştırma Yayıncılık; Harun Yahya, Mucizeler Zinciri, Araştırma Yayıncılık) Evrendeki birçok özellik, evrenin yaşam için özel olarak tasarlandığını açıkça göstermektedir. Fizikçi Dr. Karl Giberson, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:

Son 40 yıldır, fizik ve kozmolojideki gelişmeler bilim sözlüğüne “tasarım” kelimesini geri getirdi. 1960′ların başında fizikçiler, insan hayatı için açıkça “ince ayar” yapılmış bir evrenin örtüsünü açtılar. Evrende hayatın var olmasının, kesinlikle olanaksız ve kusursuz bir dengedeki fiziksel faktörlere bağlı olduğunu keşfettiler.9

İngiliz astrofizikçi Prof. George F. Ellis, bu ince ayardan şöyle söz etmektedir:

(Evrendeki) bu kompleksliği mümkün kılan kanunlarda hayret verici bir ince ayar görünüyor. Evrende var olan bu kompleksliğin gerçekleşmesi, “mucize” kelimesini kullanmamayı çok güçleştiriyor.10

Big Bang’in patlama hızı:

Evrenin oluşum anı olan Big Bang’de kurulan dengeler, evrenin tesadüfen oluşamayacağının göstergelerinden biridir. Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi’nden ünlü, matematiksel fizik profesörü Paul Davies’e göre, Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı.11 Stephen Hawking de, Zamanın Kısa Tarihi isimli eserinde evrenin genişleme hızındaki bu olağanüstü dengeyi şöyle kabul eder:

Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang’ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.12

Dört kuvvet:

Bugün modern fiziğin kabul ettiği “dört temel kuvvet”in -yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet- iletişimi ve dengesi sayesinde, evrendeki tüm fiziksel hareketler ve yapılar meydana gelir. Bu kuvvetler, birbirlerinden olağanüstü derecede farklı değerlere sahiptirler. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, bu kuvvetler arasındaki hassas dengeyi şöyle açıklamaktadır:

Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimiz’den bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek kararlı element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom olamazdı. Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre birazcık bile daha güçlü olsaydı, o zaman da evrendeki tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak ve yıldızlar ve galaksiler, eğer oluşsalar bile, şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası, eğer bu temel güçler ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tam tamına sahip olmasalar, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı.13

Gök cisimleri arasındaki mesafeler:

Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki devasa boşluklar Dünya’da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Gök cisimleri arasındaki mesafeler Dünya’daki yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir. Michael Denton, Nature’s Destiny (Doğanın Kaderi) isimli kitabında süpernovalar ve yıldızlar arasındaki mesafedeki dengeleri şöyle açıklamaktadır:

Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekan olacaksa, süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık, çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan uzaklıktır.14

Yerçekimi:

- Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu.

- Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.

Güneş’e uzaklık:

- Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.

- Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.

Yerkabuğunun kalınlığı:

- Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen transfer edilirdi.

- Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.

Dünya’nın kendi çevresindeki dönme hızı:

- Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.

- Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.

Dünya’nın manyetik alanı:

- Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.

- Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş rüzgarı denilen ve Güneş’ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya’nın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.

Albedo etkisi: ((Yeryüzü tarafından emilemeden geri yansıyan güneş ışığı))

- Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.

- Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden olur, Dünya önce buzdağlarının erimesiyle sular altında kalır daha sonra kavrulurdu.

Atmosferdeki oksijen ve azot oranı:

- Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde hızlanırdı.

- Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde yavaşlardı.

Atmosferdeki karbondioksit ve su oranı:

- Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.

- Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.

Ozon tabakasının kalınlığı:

- Eğer daha fazla olsaydı: Yeryüzü ısısı çok düşerdi.

- Eğer daha az olsaydı: Yeryüzü aşırı ısınır, Güneş’ten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.

Sismik (deprem) hareketleri:

- Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir yıkım olurdu.

- Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün Dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.

Dünya’nın ekseninin eğikliği:

Dünyanın ekseni yörüngesine 23 derecelik bir açıyla eğim yapar. Mevsimler bu eğim sayesinde oluşur. Bu eğim şimdiki değerinden daha fazla ya da daha az olsaydı, mevsimler arasındaki sıcaklık farkı aşırı boyutlara ulaşacağından yeryüzü üzerinde dayanılmaz sıcaklıkta yazlar ve aşırı soğuk kışlar yaşanırdı.

Güneş’in büyüklüğü:

Güneş’in yerinde daha küçük bir yıldızın var olması, Dünya’nın aşırı derecede soğumasına, büyük bir yıldızın var olması ise Dünya’nın sıcaktan kavrulmasına neden olurdu.

Ay ile Dünya arasındaki çekim etkisi:

- Eğer daha fazla olsaydı: Ay’ın şiddetli çekiminin, atmosfer şartları, Dünya’nın kendi eksenindeki dönüş hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri olurdu.

- Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine neden olurdu.

Ay ile Dünya arasındaki mesafe:

- Eğer biraz daha yakın olsaydı, Ay Dünya’ya çarpardı.

- Eğer biraz daha uzak olsaydı Ay uzayda kaybolur giderdi.

- Eğer biraz daha az yakın olsaydı, Ay’ın Dünya üzerinde meydana getirdiği gel-gitler tehlikeli boyutlarda büyürdü. Okyanus dalgaları, kıtaların alçak yerlerini kaplardı. Bunun sonucunda ortaya çıkan sürtünme okyanusların ısısını artırır ve Dünya’da yaşam için gerekli olan hassas ısı dengesi yok olurdu.

- Eğer biraz daha az uzakta olsaydı, gelgit olayları azalırdı ve bu da okyanusların daha hareketsiz olmasına neden olurdu. Durgun su denizdeki hayatı tehlikeye sokar, bununla birlikte soluduğumuz havadaki oksijen oranı tehlikeye girerdi.15

Dünya’nın ısısı ve karbon temelli yaşam:

Yaşamın temeli olan karbon elementinin varlığı belli sınırlarda kalan sıcaklığa bağlıdır. Karbon, aminoasit, nükleik asit ve proteinler gibi yaşamı oluşturan temel organik moleküller için gereken bir maddedir. Dolayısıyla hayat, ancak karbon temelli olarak var olabilir ve bunun için de mevcut sıcaklığın en az -20 0C en çok +120 0C olması gerekmektedir. Nitekim Dünya’nın ısısı tam bu aralıktadır.

Burada sayılanlar Dünya’da yaşamın oluşabilmesi ve canlılığın devam edebilmesi için gereken, son derece hassas dengelerden sadece birkaçıdır. Yalnızca burada sayılanlar bile evrenin ve Dünya’nın tesadüfler sonucunda, rastgele olayların ardı ardına gelmesiyle oluşamayacağını kesin olarak ortaya koymak için yeterlidir. 20. yüzyılda kullanılmaya başlayan “ince ayar”, “insani ilke” kavramları, Kuran’da yüzyıllar evvelinden bildirilen “uyum ve ölçü ile yaratılış”ı tasdik etmektedir

Alıntı:http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_08.html

Comments Off
Read More

BENİM BÜTÜN DERTLERİMİN TABİBİ AŞKTIR

Filed under 15-NURU ŞEMS by varanhakan on 25-04-2010

Vakt-i şerifler hayr olsun efendim! Hayırlar feth olsun, şerler def olsun. Ne güzel hülâsa edivermişler gönüllerindekini, tasavvuf ehli! Ve hep, artık ezberlenmiş, formüle edilmiş bu sözlerle güzelliklere tâlip olmuşlar, çirkinliklerden kaçmışlar. “Eğer dünya malını gönlüne indirirsen çirkinlik olur, yok eğer onu hayra vesile kılarsan güzellik olur.” meâlindeki Mesnevî sohbetimizi yapmıştık daha önce. Ve devam ediyor Hazret-i Mevlânâ, mal toplamanın faydasının ne kadar olduğunu izâh için.

 

Ger berizi bahra derkûzei

Çent güncent kısmeti yekruzei

 

Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızkın kadar. Malûmdur ki gemi, suyun üzerinde, denizin üzerinde gittiği müddetçe su onu kaldırıcı ve gitmek istediği yere ulaştırıcı bir vasıtadır. Ne zaman ki gemide bir delik hâsıl olur, deniz, geminin içine girmeye başlarsa artık o gemi yürümez ve batar. İşte dünya malı seni varmak istediğin yere götüren, götürücü olan deniz gibidir. Onu sen içine almazsan, üzerinde olursan gemi gibi istediğin yere varırsın. Yok, hırsla, tamah ile onu içine almaya kalkarsan geminin su alıp batması gibi dünyada batarsın. Ve kanaat ne tükenmez bir hazinedir. Kanaat yerine, hazineyi, zenginliği malda aramak boştur.

İnsana yaradılışında yükselmek, yücelmek, daha geniş imkânlara kavuşmak arzusu verilmiştir. Bu, hırsla tamah hâlinde olursa o zaman Hazret-i Peygamber’in “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister ama bu iyi bir şey değildir.” buyurduğu gibi iyi olmayan insanlar sınıfından oluruz. Ancak dünya malı sadece yükselmek için bir itici güç, âdeta, bir otomobilin marş motoru gibi ilk hareketi verecek güç olarak kabul edilirse o zaman motoru çevirir ve motor yürümeye başlar. Marş motoru ana motoru çalıştırır ve araba gitmeye başlar. Marş motorunu otomobilin motoru yerine kaim edersek o zaman o arabanın motoru da kendi de dağılır gider. Bütün bunlar birer misal ve bu misallerle anlatılmak istenen şey şu: Dünya hâline şükredebilmek için senden daha aşağıda olanlara bakacaksın. Maddî imkân bakımından daha aşağıda olanlara. Âhiret hâlinde yükselmek için ise senden daha yücelere, daha olgunlara bakacaksın. Eğer bunun tersi yapılırsa yani “Ben filancadan daha çok namaz kılıyorum, daha çok ibadet ediyorum, daha çok şöyleyim, böyleyim.” denir ise zarar olur. Bir kere, benlik başlar. Başkasını beğenmemek başlar. Ona “ucb” denir, “kendini beğenme” denir ki gururdan daha özel ve tehlikeli bir histir. İhtiyacından fazla mal vesaire peşinde koşmak sadece hevesi tatmin eder, insanı tatmin eden şey değildir. Hülâsa, ihtiyacıyla nispet kabul etmeyecek derecelere vardırılan her şey hırs ve tamah eseridir. Hırs ve tamah ise insanı hakîkatleri anlama yolunda en büyük esarete müptela kılan şeydir.

 

Kâseyi çeşm i harisan turneşut

Ta sedef kâni neşûd pür dur neşud

 

Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci olmazdı. Hazret-i Mevlânâ burada daha başka bir misal veriyor. Malûm, incinin oluşmasında birtakım destanî anlatımlar vardır. Efendim, nisan yağmuru yağdığı zaman istiridye, sedef, ağzını açar ve içine bir nisan yağmurunun düşmesini bekler. O yağmur düşer düşmez de ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmuru tanesi inci olur. Eğer o nisan yağmuru yılanın ağzına damlarsa zehir olur diye şairâne bir izâh vardır. Bunun aslının böyle olmadığı tabii biliniyor. Esasında istiridye, içine giren kum tanesinin zararlarından kendisini korumak için kendi salgıladığı bir maddeyi o kum tanesinin etrafına sarar, işte ona da biz inci deriz. Fakat nisan yağmurunun bereketlerinin karşılığı ve mahlûkattaki sedefin inci yapıcılığı, yılanın zehir akıtıcılığı anlatılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Hazret-i Mevlânâ da bunun misalini açıklayarak bir başka özellikle şöyle anlatıyor: Eğer istiridye ağzına giren nisan yağmuru tanesine veya kum tanesine kanaat edip ağzını kapatmasa idi, birkaç damla daha gelsin, birkaç tane daha gelsin diye beklese idi ağzı kapanmadığı için inci, dürdâne hâsıl olmazdı. İşte sen de karnın doyduktan sonra ağzını açma, açık bırakma. Gözünün doyması için de gözünü hakîkî manzaralara çevir. Bakılması lâyık olan şeylere çevir. Bakılmayacak şeylere çevirme. Yoksa kapatamazsın. Kapatamayacağın zaman da gözün doymaz. Azîz dostlar, iki şey doymaz; toprağın karnı, insanın gözü.

 

Her kiracamei zi aşkı çak şüt

Ozi hırs u ayb külli pak şüt

 

Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da tamahtan da bütün ayıplardan da tertemiz olur. Hazret-i Mevlânâ bu beyti ile bir suali cevaplandırıyor. Hırsın, tamahın fenalığını anladık. Peki, bundan kurtulmak için ne yapacağız? İşte Hazret-i Mevlânâ en kolay tavsiyeyi yapıyor: Aşk… Aşk… Aşk… Ve devam ediyor:

 

Şad baş ey aşkı hoş i sevdaima

Ey tabibi cümle illet hayima

 

Ey faydası hoş olan ve bütün illetlerimizin, marazlarımızın, hastalıklarımızın devası olan aşk, şâd ol sen! Aşk, bir adamın yakasından tutup onu kendine doğru çekmeye başlayınca o kişiyi bir elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamah, mal ve servet bağımlılığı ve bunun gibi bütün ahlâkî ayıplar yok olur, çıkar. Elbisenin yırtılıp çıkması gibi… Ve bütün illetlerin hekimi aşktır. Ey aşk, sen şâd ol!

 

Ey devai nahvetü na mu suma

Ey tü eflatu nu calili suma

 

Bizim kibir ve azametimize ilaç olan ve bizim için Eflatun ve Calilus olan aşk, sen çok yaşa! Hazret-i Mevlânâ bu son iki beyitte aşka methiyeler söylüyor. Ve aşkın, mal hırsı ve tamahına ilaç olduğu gibi kibir ve azamete de ilaç olduğunu, Eflatun ve Calilus gibi bizim hastalıklarımıza deva olacağını söylüyor.

Malûm, Eflatun -Platon- eski Yunan filozoflarından. Eski tâbiriyle hikmet-i işrak yani doğuş felsefesi denen bir özel felsefî okulun, ekolün kurucusu ve hâlâ tesiri devam eden çok mühim bir feylesof. Ancak burada filozofî açıdan değil hikmet açısından ele alınmıştır. Yani bu beyitte bir hakîm olarak yer almıştır. Çünkü, malûmunuz, tasavvufla felsefe birbirinden ayrı şeylerdir. Bazen günlük hayatımızda tasavvuf felsefesi diye kullanılıyor. Tasavvufun felsefesi olmaz. Tasavvuf ve felsefe kaynakları itibariyle farklı şeyler olduğu için birbiriyle bağdaşmaz. Tasavvufun felsefesi, felsefenin tasavvufu yoktur. Olmaz böyle bir şey! Çünkü felsefenin menşei, doğuşu akıldır. Tasavvufun doğuşu ise vahiydir. Yani, Resûlullah Efendimiz’den intikalen bize gelen sözlerdir, emirlerdir, nasihatlerdir, vs.

Filozoflar, dikkat buyrulursa hep birbirlerini nakzederler. Yani onun filanca tarafı eksik, berikinin falanca tarafı eksik diye. Hâlbuki mutasavvıflar hep birbirlerini tamamlarlar. “Onunki öyle güzel, benimki böyle güzel, ötekininki öyle güzel.” derler. O ona, o ona, o ona “Doğrudur, yanlış değildir.” derler. Dolayısıyla nakz yoktur. Beyitte sözü geçen Calilus ise Bergamalı bir hemşehrimiz. Miladî 130-200 yılları arasında yaşamış Bergamalı mühim bir hekim ve Hipokrat’tan sonra en büyük hekim sayılır. İşte Hazret-i Mevlânâ aşkı biri hakîm, biri hekim olan iki büyük zâta benzetiyor. Aşkta öyle bir kudret, öyle bir çekicilik, öyle bir yola getiricilik, düzelticilik vardır ki Eflatun’un felsefeyle, Calilus’un tababetle yapamadığı ruhanî ve cismanî tedavileri aşk, icrâ eder. İşte onun için “Ey tabibi cümle illethâ-yimâ, benim bütün illetlerimin tabibi olan aşk!” diyor.

Efendim, aşk bahsi daha devam eder, çünkü evvelimiz aşk, hâlimiz aşk, istikbalimiz aşk. Aşk olsun efendim…

Alıntı: Keşkül Dergisi

Comments Off
Subscribe to RSS Feed Rss